”’Marmara Blgesi”’, [[Trkiye]]’nin yedi corafi blgesinden biridir. [[Balkan Yarmadas]] ile [[Anadolu]] arasnda kpr nitelii ile [[Avrupa]] ve [[Asya]]’y birbirine balad sylenebilir. Yaklak 67.000 km2 lik bir yzlme sahip olup Trkiye’nin %8,5′una kar gelir.
İsrail’in Filistin’e giden insani yardım gemilerini basarak, bütün dünyaya meydan okurcasına katliam yapmasını herkes şaşkınlık içinde izliyor. Olayların yorumlanışı ise, Türk Ulusu’nun soysuzlaşmada hangi noktaya geldiğini gözler önüne seriyor. Şöyle ki nda meydana gelen saldırılarda kılını kıpırdatmayan sözde müslümanların, Filistin saldırısı için seferberlik başlatmış olmaları bile Türk kardeşliğinin, soydaşlık bağının hiçe sayıldığının apaçık kanıtıdır!
tarihin bazı dönemlerinde kendi kandaşlarına ihanet etmekten geri durmadıkları gibi, “insancıllık” (hümanistlik) adına Türk olmayan uluslara yardım yapmaya da pek düşkün hâle gelmişlerdir. Hâlbuki hümanizm, mayasına aykırıdır. Türkler ne zaman ki insancıllık adına bütün dünya uluslarını kendilerine “dost” bilmişler, işte o gün yok olmaya doğru ilk adımlarını atmışlardır. Bugün yok olma sürecine karşı direnen bir Türk milleti varsa karşımızda, bu Türk’ün dünya milletlerine kucak açmasındandır. Çünkü Türk olmayan hiçbir millet, Türk’e gerçekten dost olmamıştır ve gelecekte de olmayacaktır. Bunu tarih binlerce kez kanıtlamıştır.
Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığını bildiğimiz hâlde, aramızda “din bağı” bulunan bazı milletlere gözü kapalı yardımseverlik yarışına giriştiğimiz şu son yıllarda, Türk Ulusu’nun gerçekten açık ve gerçekçi bir bilinçle hareket etiğine inanasım gelmiyor doğrusu. Yurdumuzda her hafta onlarca terör saldırısı yaşanıyor ve her gün vatan evlatlarını toprağın kara bağrına veriyoruz; fakat bunlar için yürekleri dağlanmayan kimi insan sevenler, hak etsin veya etmesin -Türk olmayan- müslüman bir topluluğa ufacık bir terör saldırısı olduğunda sokaklara dökülüyorlar.
Amerikan askerleri Irak’a girdiklerinde, Irak halkı “Büyük kurtarıcımız geldi.” diye haykırarak, lilerin boyunlarına atılmışlardı; fakat dost bildikleri Amerikalılar Irak’ta resmen bir soykırım yaptılar. Peki Türkiye ne yaptı? En az Irak’taki kadar Türkiye’de de sloganlar atıldı, pankartlar açıldı, mitingler yapıldı… ‘i topa tuttu; bombalanan Gazze sanki Türkiye’nin bir iliymiş gibi Türk milletinin bir silah kuşanıp yola çıkmadığı kaldı. Fakat bizim direnişini desteklediğimiz ve her yönden arka çıktığımız müslüman olsun ya da olmasın Türk olmayan tüm topluluklar, çıkarlarına ters bir durum ortaya çıktığında tek kalemde bizi silmişlerdir. Kaldı ki Filistin, Osmanlı’ya başkaldıran Şerif Hüseyin adlı hain tarafından kurulmuş ve bayrağı da bizzat Şerif Hüseyin tarafından tasarlanmıştır. Irak’ta veya diğer Arap ülkelerinde de durum aynıdır. Bugün Türkiye’nin başına bela olan kaynağı Kuzey Irak’tır.
Bugün Filistin’e gönderilen yardım gemileri İsrail tarafından baskına uğradı ve mürettebattaki Türklerin bir kısmı, inanılmaz bir soğukkanlılıkla tüm dünyanın gözü önünde öldürüldü. Dahası İsrail bir insani yardım gemisinin mürettebatının silahlarla kendilerine saldırdığını söyleyerek, dünyayla dalga geçer gibi yaptığı katliama bir kılıf uydurdu. Şimdi ben yanıyorum; fakat insani yardım gemilerinin ‘e ulaşamadığına veya bu saldırının insanlığa bir darbe vurduğuna falan değil. Zaten hayvandan daha aşağı yaşayan milyonlarca insanın bulunduğu bir dünyada, “insanlığı” aramanın ne kadar anlamsız bir çaba olduğunun farkındayım. Benim ülkemin dört yanından dumanlar yükseliyorken, Türk dünyasının muhtelif bölgelerinde öz kardeşlerim, soydaşlarım kan revan içinde acı çekiyorken Filistin umrumda bile değil! Neye yanıyorum, biliyor musunuz? Türk devletinin ve milletinin, soysuz İsrail devleti tarafından böyle aşağılanmasına, yok sayılmasına, ortada böcek konumuna sokulmasına yanıyorum. Dahası devlet büyüklerimizin “Lütfen bizden özür dileyin.” çağrılarıyla, arabuluculuk yapmaları parçalıyor yüreğimi. “Vay be…” diyorum içimden, bu kadar mı soysuzlaşır bir millet? e binlerce destan yazan bozkurtlar, nasıl bu kadar koyunlaşır? Pes doğrusu!
Bunları görünce, “Pek güzel, Türk milleti haksızlıklara böyle duyarlı hâle geldi demek ki…” diyerek kendimizi kandırmaya çalışıyoruz. Fakat , işgal ettikleri Karabağ topraklarına girmek isteyen ne mermi yağdırıyorlar, bu olay Türk televizyonlarında haber olarak bile verilmiyor! Kırım Türklerinin anayurtlarından sürgünü medyada hiç yer almıyorken, “Ermenilere soykırım yaptığımız için, özür dileyelim mi? Nasıl olsa hepimiz ermeniyiz!” diye tartışmalar yapılıyor.
‘da zalim Çin, milyonlarca Uygur Türküne göz dikip, ağzından köpük atarcasına şiddete bürünmüşken ve soydaşlarımız dünyanın gözü önünde başlarına taşlar vurularak, bıçaklarla doğranarak, ciğerlerine hava verip patlatılarak öldürülüyorken insani yardım meraklısı, hatta aşıklısı yeşil komünistler acaba neden Çin’e yardım göndermeyi düşünmüyorlar? Uygur Türkü çocuklar kafalarına ispirto enjekte edilerek öldürülüyorken, insana değer veren kuruluşlar neden bunu Türk’e reva görüyorlar?
Doğu Türkistan, , Kırım Türkleri de müslüman değil mi? Madem amacımız islam alemini korumak, neden kandaşlarımızın katliamına seyirci kalırken, Irak’ta veya Filistin’de öldürülen birkaç arabın derdine yanıyoruz? Soydaşımız, dildaşımız, kandaşımız; ailemizden biri olan kardeşimize soykırım yapılırken uyutulan bu millet, neden birkaç soysuz millete derman olmaya çalışıyor acaba?
İşte gün geçtikçe soysuzlaşan, kandaşına karşı duyarsızlaşan, sinirleri alınmış, koyunlaşmış ve uyuşuk beyinli olmuş Ulusunun tablosu… İçler acısı mı, yoksa iç açıcı mı sizce? Bu yazı ile nda Türk ulusunun ve soyunun yüceliğine vurgu yapılarak sinir katsayınız arttırılmış olabilir. Çünkü biz insancıl veya tarafsız değil; ‘ten yana tarafız.
nde Türk’ün Türk’e yaptığı büyük ihanetlerden biri, lı soydaşlarımızın Boraltan Köprüsü’nü geçerek Türkiye’ye sığınma isteklerini, Türk hükümetinin geri çevirip Ruslara teslim edilmesi olayıdır. Bu olay, tarihin ve bir yüz karası olarak hatıralarda kalmıştır. Çanakkale’de düşman askerinin bile yarasını sarmayı şeref bilen, destanlar yazan, çağ açıp çağ kapatan nun vicdanı, şerefi ve soydaşlık bağı, diplomasiye ve bürokrasiye yenik düşmüştür!
1944 yılında , Sovyet Rusya’sı tarafından işgal edilmiş ve komünist sisteme karşı koymak için atılan en ufak adımın bile önüne geçilmek istenmiştir. Bu baskıdan kaçarak kendileri için “anayurt” olarak gördükleri Türkiye’ye sığınmak isteyen 146 tane soydaşımız, Iğdır’daki sınır kapısına yakın yerdeki Aras Nehri üzerindeki ‘nü geçmiş ve hürriyete kavuşmanın sevinciyle sınır karakoluna sığınmışlardır.
Bu yıllar Türkiye’de “Milli Şef” * döneminin yaşandığı, “Türk yurdunda TÜRK’üm demenin suç olduğu” bir dönemdir. 146 tutsak Azerbaycanlı soydaşımızın Türkiye’ye sığındığını duyan Sovyetler hükümeti, bu kişilerin derhal SSCB’ye iadesini istemişlerdir. Türkiye’ye sığınan soydaşlarımız, kuşkusuz kendilerinin azılı Rus askerlerine geri verileceğine olasılık bile vermemektedirler. Çünkü kardeşlerinin, anayurttaki soydaşlarının yanına gelmişler ve kendilerini hiç olmadığı kadar güvende hissetmişlerdir. Fakat ‘in Türklüğe ve Türk’e olan düşmanlığı, burada da devreye girerek akıllarda olmayan olasılığın Türk’ü adeta bir soykırıma sürüklemeye yetmiştir.
Sovyetler’den gelen istek üzerine karakoldaki askerler panik içinde Ankara ile temasa geçiyor ve Türkiye’ye sığınan soydaşlarımızın geri verilip verilmeyeceği ile ilgili bilgi almak istiyor. Hem Türk askerleri hem de sığınan kandaşlarımız öz yurtlarının böyle vatan sevdalısı kardeşlerimize kucak açacağından emin bir şekilde Ankara’dan gelecek yanıtı bekliyorlar. Ankara’dan gelen yanıt, herkesin tüylerini ürpertiyor:
- “Esirleri derhal iade edin!“
Bu korkunç yanıt, herkeste bir korku ve şaşkınlık uyandırıyor ve Ankara’nın cevabı tekrar isteniyor. Fakat sonuç aynı: “Ülkelerine iade edin!“
kandaşlarımız bu yanıt karşısında “Lütfen bizi o azılı düşmanlara teslim etmeyin, bizi siz öldürün. Kendi vatanımızda, kendi bayrağımızın altında ölmüş oluruz.” deseler de, karakol komutanı içini kan ağlaya ağlaya 146 esir TÜRK’ü yeniden Sovyet Rusya’sına, Türk’ün bağımsızlığa hasret kaldığı soysuz yere, teslim etmek zorunda kalıyor. Ruslara zorlukla teslim olan 146 Türk evladı, hemen elleri ayakları bağlanarak oracıkta, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşuna dizilerek öldürülüyor!
Tutsak kurşuna dizilmeden önce söyledikleri bir ağıt şöyle:
Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,
Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.
Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,
Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.
Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,
Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.
Azerbaycan’ın büyük milli şairi , bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getiriyor:
Türk denince özü, sözü mert olur,
Dost deyince ayrılmaz bir fert olur,
Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam,
Şimden geru bu bana bir dert olur.
Ben ne diyem bu vefasız dağlara,
Öz kardaşı dönek olan ağlara!
Türk; o Altayların dünkü eri mi?
Yolunda can koydum, verdim serimi,
Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,
Serdim ayağına doğma yerimi…
Kardaş armağanı, dökülen kanlar,
Bana mükâfat mı giden kurbanlar?
Ben diyorum, Kayıhan’dır soyumuz,
Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz,
Dilim dili, yolum yolu, emel bir,
Bir bayrakta, yıldız’ımız, ay’ımız.
Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık,
Nerden doğdu bu imansız gayrılık?
Alnımın yazısı, karadır kara,
Karadan bir mendil yolladım yara,
Yol uzun, el uzak, yetişmez eller,
Türklüğün kanayan kalbini sara.
Felek kıymış beslenen bu dileğe,
Lânet Türk’ü hançerleyen bileğe.
Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
Rusların açtığı yaradan derin,
Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.
Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,
Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.
Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan,
Ne bilem, kahpelik varmış soyunda,
Girdiğim öz yurttan döndürülürken,
Kanımın aktığı sınır boyunda
Açan lâlelerden bir çelenk örsem,
armağan versem.
Karakol komutanı genç subay evine döndükten sonra yaşananlara dayanamayıp intihar etmiştir. Bu olay, Türk’ün (?) Türk’e ihanetidir. Bu olay, bir devlet yönetiminin ne kadar soysuzlaşabildiğinin apaçık kanıtıdır. Bu olay, ruhları uçmağa varan bağımsızlık aşığı 146 bozkurtun kutlu direnişinin yankıları misali, hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır.
, TÜRK’ü önce kendinden; sonra nice soysuzdan korusun!
Orkun KUTLU
* 1940′lı yıllarda Türk karşıtı emellerle hem Türkiye’ye hem de Türk dünyasına nice sıkıntılar yaşatan ve kendisini “Milli Şef” ilan ederek büyük Başbuğ ‘ün yerine koymaya çalışıp, paraların üstündeki u kaldırarak kendi resmini koyma gafletine düşen İsmet İnönü adlı kürdün baskıcı döneminin adıdır.
ulusunun kızıl dalgadan etkilenmesi ve yurtta komünizmin bir tehlike olarak yandaşlar toplaması, yazdıkları ve söyledikleriyle dönemin en büyük düşünürlerinden, tarihçilerinden biri olan, fikir babamız ve kut’lu atamız ‘ı ve onun gibi düşünen bütün komünizm karşısında bir şeyler yapma konusunda düşündürüyordu. Bu dönemde yayımlanan ““, “” ve “Çınaraltı” gibi dergilerle konularda yazılar yazan Atsız Ata, komünizmin etkisinde kalan uyuşuk beyinlerce bir “tehdit” olarak algılanıyordu.
, o dönemde bazı yayınlar ile gençler arasında yayılan “ dalga” nedeniyle, ‘deki bir konuşmasında “Ben milliyetçi ve yüm.” diyen Başbakan ‘na iki tane açık mektup yazıp, hâlâ hayata geçirilemediğini belirtir. Ayrıca mektupta Milli Eğitim Bakanı ‘in emriyle komünist yazılar içeren dergilerin okullara dağıtıldığını ve o sıralarda hapishanede yatan ‘e de gizli yollardan para gönderildiğini yazar. Kendisini olarak tanımlayan , ‘ın her zaman doğru şeyler konuştuğunu – yazdığını bildiği için, bu sözleri derinden hissetmiş ve “Devlet çatısı altında ve hatta yönetimde bulunan bu hainleri, yine devletin parasıyla nasıl beslerim?” diye düşünmüştür.
‘ın gönderdiği açık mektup, halk, meclisteki vekiller ve o dönemde “” adı altında gösterilen “, , ” gibi kişiler arasında tepkiyle karşılanır. Kısa bir süre sonra Sabahattin Ali, ‘a “iftira davası” açar.
Bu posteri bilgisayarınıza kaydedip arkadaşlarınıza gönderebilirsiniz, çıktısını alıp duvarınıza asabilirsiniz ve hatta fotokopi ile çoğaltıp dağıtabilirsiniz.
Dünyada hem mutlak hem de göreceli varlık ve değerler bulunmaktadır. Mutlak değer ve varlıklar, tüm insanlığın kabul ettiği evrensel gerçekliklerdir. Göreceli varlık ve değerler ise, algılanışı insandan insana değişen kişisel kabullerden oluşmaktadır. Pozitif bilimler yoluyla incelenen gerçek, deneysel yollarla tüm insanlığa sunulan ve aksi bilimsel yollarla ortaya konulmadığı sürece evrensel bir gerçeklik olarak var olacak bilgi ve duyumsayışları kapsamaktadır. Örneğin “Dünya’nın Güneş tarafından ısıtıldığı” bilimin çağımızdaki gelişimi doğrultusunda yapılan araştırma ve deneyler sonucunda elde edilmiş mutlak bir bilgidir. Bu bilgi, bilimsel yollarla çürütülmediği takdirde tüm insanlık için evrensel gerçeklik değerini taşıyacaktır. “Güneş’in tan atımı zamanında dağların ardından kızıl renge bürünen göğe yükselişi ile ortaya çıkan manzara” ise, mutlak bir gerçekliğin dışında göreceli bir değerdir.
Kişilerdeki “estetik algı” göreceli kabullerden biridir. Bir kişi için hiçbir anlam ifade etmeyen bir varlık veya durum, başka biri için üzerinde saatlerce düşünülebilecek bir çağrışımda bulunabilir. Bu durum, her insanın kendine özgü oluşuyla doğrudan ilgilidir. Çünkü yaşantı farklılıkları, insanların dış dünyadaki varlık ve olayları algılamalarını doğrudan etkilemektedir. Zaten insanların evreni algılama, yorumlama ve duyumsama , bu yaşantılar sonucunda oluşturdukları öz benliklerinin denetimi altında bulunmaktadır.
Yaşamının belki de yarısını hapishanede geçirmek zorunda kalan bir kişi için, pencerenin yanına oturup da çayını yudumlarken dışarıda karın yağışını izlemek ne kadar yaşanılası ve güzel bir duygudur kim bilir. Veya ömrünü dağların zirvelerine ulaşmakla geçiren bir sporcunun Erciyes Dağı’na bakışı ile, sabahlara kadar o dağın eteklerine koyun otlatmaya giden bir çobanın bakışı aynı mıdır? İçselleştirilmiş duygu ve düşüncelerimizin yönlendirmesiyle algıladığımız evrenin aynı yüzünden bir kesit, böylece kimi insanlar için huzur ve coşku ifade ediyorken; kimilerine ise hüzün ve gözyaşı getirmektedir.
kavramı, estetik algı çerçevesinde kişilerin varlık ve olaylara yüklediği bir değerdir. Benim için bir sonbahar günü akşamüstü yağan yağmurun çıkardığı sese türkülerle eşlik edip, yol arkadaşım olan yağmurla girdiğim muhabbette sırılsıklam olmak büyük bir zevkken; aynı durum o anın yalnızca iliklerine kadar ıslanma durumuna odaklanmış bir başkası için ahmaklık olarak algılanıyorsa, burada güzelliğin göreceli bir değer olduğundan mutlaka söz etmeliyiz. Yağmur altında ıslanarak yürümekten zevk alma duygusu da o anı bir saçmalık olarak algılayış da, o duruma insan tarafından kazandırılmış bir değerdir. Bu açıdan insanlardaki güzellik algısının göreceli olduğunu söylemek mümkündür.
Yeryüzünde tüm insanların içtenlikle benimseyebileceği mutlak bir olgusu yoktur. İçinde yetişilen toplumun insanlara kazandırdığı bazı değerler, kişilerin dünyayı algılayışlarını dar bir çerçeveye sıkıştırdığı gibi; bazen de onların daha geniş pencereden bakabilmelerine olanak sağlar. Fakat her iki durumda da, insan kendi değer yargılarına göre çevresindeki olay ve varlıkları yorumlar. Bunun için etkileşimde bulunduğu sosyal ve doğal çevreyi kendi değerler süzgecinden geçirerek algılayan insanlardan oluşan bu evrende, kendince düşünebilen insan sayısı kadar estetik algı biçimi var olacaktır.
Dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşayan yoksul insanlara el uzatarak maddi – manevi yardım etmek, iyi niyetli insanlar için “çok güzel bir davranış” olarak yorumlanacaktır. Fakat maddeci dünya görüşünü benimseyen ve “Herkes hak ettiği gibi yaşar.” düşüncesiyle hareket eden bazı kişiler için bu davranış gereksiz ve anlamsız olarak algılanabilir. Denizin yüzlerce metre dibinde hiç kimsenin görmediği canlı türlerini anlatan bir belgeselin, insanların içindeki keşfetme ve merak etme duygusunu uyandıracağı için güzel bir görüntü olarak algılanması olasıdır. Fakat kimilerince bu durum, zamanı boşa geçirmemize neden olacak korkunç bir görüntü olarak yorumlanabilir. Her insana haz vereceğini, onda güzel duygular uyandıracağını düşündüğümüz olay ve varlıklar bile, kişisel kabuller ölçüsünde farklı biçimlerde algılanabilmektedir. İşte insanlar arasında güzellik anlayışının böyle farklılık göstermesinin nedeni, herkesin olay ve varlıkları kendi duygu, düşünce ve hayal dünyasına göre yorumlamasından kaynaklanmaktadır.
Bazen gökte süzülen bir kuşun kanat çırpışı, evlerin çatısından yükselen bacalar veya bunlara benzer sıradan durumlar, hayallerimizde çok farklı şekillere girerek bizim için anlam kazanır. Kimilerince her zaman karşılaşabileceğimiz, bakıp geçmemiz gereken durum ve olaylar, algı ve duyumsayış ile yaşanılan zamanı anlamlandırma çabasına giren kişiler için tasavvur edemeyeceğimiz ölçüde simgeler hâline gelebilir. Denizi bir “bilgi hazinesi”, aslanı “güç ve asalet”, kendi aralarında oyun oynayan çocukları “geçmişe özlem”, gün batımı manzarasını “zamanın değeri” ile özdeşleştiren anlayış, sıradan durumları madde ve durumun derin yapısını ortaya çıkaran simgeler örüntüsü ile bir estetik algıya dönüştürmektedir.
İnsanların farklı güzellik anlayışlarına sahip olmaları bir bakıma resim tablolarını yorumlamaya benzer. Ressamın o tabloyu hangi ruh hâliyle ortaya koyduğunu, renklerin ve simgelerin ne amaçla yan yana getirildiğini düşünürken, insanların estetik algıları yine işin içine girer. Herkes kendince bir anlam çıkarır resimdeki üç beş çizgiden. Çizgilerin oluşturduğu bütünü bazen hayallerimizde kurgular, kendimize yaklaştırırız. Bazen alabildiğince soyutlaştırıp, derin anlamlar yükleriz resme. İşte mutlak bir doğruyu, değeri veya güzelliği yansıtmayan bir tablo, onu yorumlayan kişilerin hayal gücü oranında değer kazanır. Evrensel bir güzellik olgusu olsaydı, o olguyu anlatan “güzel” bir tablo için tüm insanların aynı yorumu yapıyor olması gerekirdi. Bugüne kadar tüm insanlarda aynı çağrışımları yapacak, aynı duyguları uyandıracak bir tablo ortaya konulmadığına göre, mutlak ve evrensel bir güzellikten bahsetmek mümkün değildir.
Özetle kişilerin duygu, düşünce ve hayal yapılarının farklı olması nedeniyle herkesin kendine özgü bir estetik algısı bulunmaktadır. Bu nedenle evrendeki türlü varlık ve olaylar üzerinde, estetik açıdan “güzel” veya “kötü” olarak kesin kanaatler ortaya koymak mümkün değildir. Ayrıca insanların varlık ve olayları içinde bulundukları hâle göre değerlendirmeleri de, mutlak bir güzelliğin var olamayışının nedenlerinden biridir. Bu nedenle “güzellik” kavramı insanların duygu ve hayal gücü ölçüsünde değer kazanan göreceli bir kabulü karşılamaktadır.
Sanat ve felsefe bazı yönleriyle birbirine uzak uğraşı alanları olarak görülüyorken, bir yandan da aralarında bazı ortaklıklar bulunması nedeniyle birbiriyle sıkı bir ilişki içerisindedir. Sanat ile felsefe arasındaki ortak ve ayrı yönleri belirlemede belki de bizim için hareket noktası oluşturacak düşünce, sanatın daha çok dış dünyadaki varlıkların insanlar üzerinde uyandırdığı duyguları anlatmaya çalışması; felsefenin ise dış dünyadaki o varlıkların iç yapısına ulaşmaya çalışarak, mantıksal düşünce ile daha soyut ve derin gerçeklere ulaşmaya çalışmasıdır.
Sanatçılar, daha çok gözle görülen şekillerin insanlarda uyandırdığı duygusal heyecanı ve duygulardaki sürükleyici hazları hissetmeye ve onları türlü yollarla ifade etmeye çalışırlar. Filozoflar ise daha genel ve soyut düşüncelerle uğraşarak, mantıksal boyutta birbirine bağlı konuları öznel bir biçimde incelemeye çalışırlar. Bir gerçeğin etrafında örülü çehredeki güzelliği bulan sanatçı, çehrenin altındaki gerçeğin varlığını ve çözümlemesini yapmaya çalışan ise filozoftur.
Karlı dağların doruklarından süzülerek gelen suların karıştığı coşkun bir akarsuyun kenarında kurulmuş olan küçük bir evin günün ilk ışıklarıyla aydınlanan bahçesinde kendi hâlinde uğraşan bir adamın varlığını tasavvur edelim. Bu manzara, bir ressam için görsel anlam taşımaktadır ve ince ayrıntılarına kadar resmedilebilecek kadar değerli bir anı ifade etmektedir. Fakat aynı durum karşısında, sanatçılığın gerektirdiği öznel duyumsayış ve düşünüşten uzak biçimde manzarayı sorgulayan ve o görüntünün doğa – insan etkileşimi içinde bizlere sunduğu gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan kişi filozof olacaktır.
evrendeki güzelliği, felsefe ise güzelliğin ötesindeki gerçekliği ifade etmek için her ne kadar farklı yollar kullanıyor gibi görünse de; özünde iki uğraş da sonuçta iletişimi sağlayan ortak bir dilin parçalarını kullanmaktadır. Mesela yazarlar da, filozoflar da duygu – düşüncelerini ifade etmek için sözcükleri kullanırlar. Bir filozofun sözcüklerle anlatmaya çalıştığı bir konuyu resimleriyle anlatabilen bir ressam, duygularını insanlara aktarabilmek için aslında dilin birbirine benzer birkaç farklı yönünden birini kullanmıştır.
Sanat, insanı baştan çıkaran güzelliğin etkisiyle gerçekten uzaklaşan bir kişi tarafından oluşturuluyorken; felsefe en dolgun da bile bulunmayan zihinsel bir süreç temelinde oluşur. Bu ifadeden sanatçının düşünceden tamamen soyutlanmış bir biçimde, yalnızca duygularının etkisinde bir şeyler ortaya koyduğunu anlamamak gerekir. Kuşkusuz da eserindeki bütünlüğü (kompozisyonu) kurgularken ciddi bir bilişsel süreçten geçer. Fakat buradaki temel ayrım, sanatçının duygularını kurgularken; filozofun ise henüz bir fikre ulaşmaya çalışırken düşünmesidir.
Filozofların akıl yoluyla kavrayış isteyen formüllere başvurmasına karşın, sanatçılar daha çok duyulara yakından hitap eden taze şekiller yaratmaya çalışırlar. Felsefe, çoğu zaman düşüncelerin duygular içindeki dağınıklığına yoğunlaşan sanatın bu çabasını küçümser ve varlığın daha derin yapısındaki çözümlemelerle uğraşmaya çalışır. Filozofların bu yolla ulaşmak istedikleri amaç, sanatçıların kurgulayarak bizlere sundukları görünüşten oldukça uzak olan “ölümsüz varlığı” bulmaktır.
Sanatçılar ile filozoflar, evreni bir bütün hâlinde yorumlama ve insanlarda zihinsel çağrışımlar gerçekleştirme yönleriyle ortak bir çaba içerisindedirler. Bir sanatçı, yeteneklerini ayrıntılar üzerinde harcayan bir işçi olmaktan çıktığında, varlığı ve yaşamı bir filozof titizliğiyle algılar ve yorumlar. Filozoflar da sezişleri ve düşüncelerini bir bütün hâlinde ifade edişleriyle sanatçının yaptığı “bütünü algılama ve yorumlama” işini gerçekleştirirler. Felsefe, ulaştığı düşünce, bilgi ve genellemeleri her ne kadar sanattakinden çok ayrı bir dille insanlığa sunuyormuş gibi görünse de; sonuçta insanlarda aynı yönde çağrışımda bulunacak bir edim içerisinde bulunmaktadır. Şair insanlığın varlığındaki anlamı bir şiir ile ortaya koyuyorken; filozof varlığın ne olduğunu, ne zaman başladığını, niye var olduğunu ve hatta var olup olmadığını sorgulayarak insanları yine aynı bilişsel çağrışıma sürükler. Kaldı ki Eflâtun’un Socrates’e “felsefenin çok ince bir müzik olduğunu” söylemesi, her ne kadar birbiri arasında derin bir uyuşmazlık görünüyor gibiyse de aslında filozof ile sanatçının aynı işi farklı biçimlerde yapıyor olduğuna da işaret etmektedir.
Sanat ve felsefe, dürüst bir biçimde yapıldığında sanatın felsefeyi veya felsefenin sanatı bir yana atması mümkün değildir. Filozof evrende akılcı tutumu bulmaya çalışırken; sanatçı da kendi küçük çabaları içinde, kullandığı malzeme elverdiği ölçüde yine aynı amaca yönelir. İşte bu yönüyle akılcılığın canlı bir örneği olan sanat eseri, içindeki bütün ögelerin kaynaşması ile filozofların ortaya koymak istedikleri düzene erişmiş ve böylece felsefe ile ister istemez bir etkileşim hâline girmiştir. Aynı şekilde sanatın filozoflar tarafından dikkat çeken yanı; ahlâk, bilgi ve gerçek üzerinde yorumlarda bulunmasıdır. Sanatın bu çabası, insanlığın duygu ve düşünce yapısını doğal olarak etkilemiştir ve sanat bu yönüyle yaşamımızda önemli bir yer tutmaktadır. İşte bu nedenle felsefe de ister istemez sanatı içine alan bir uğraşı hâline gelmektedir.
Sanat ve bu kadar iç içeyken, bazen felsefeciler sanatı -özellikle de güzel - kabul etmeyerek, onların insanlar üzerinde olumsuz etkiler yaptığına dikkat çekmişlerdir. Bu açıdan sanat ile felsefe arasında oluşan ayrımın temelinde “ahlâk” sorununun var olduğu söylenebilir. Filozoflar, ne zaman ruhu bedene üstün tutup, manevi değerlere düşmüşlerse; işte o zaman güzel sanatlara kuşku ile bakmaya başlamışlardır. Filozoflar, güzel sanatların insanlarda cinsel heyecanlar ve duyusal tepkiler oluşturduğunu kabul ederek belli bir dönemde sanata karşı çıkmışlardır.
Felsefenin güzel sanatlara karşı çıkmasına rağmen, sanattaki ahlâk boyutuyla ilgilenmesi, aslında bir küçümseme ile süregelmiştir. Filozoflar, sanatçıların uğraştıkları küçük ve önemsiz çabayı çözümlemeye çalışan bir tutuma sığınarak ahlâk ile ilgilenmeye başlamışlardır. Felsefe bu çabasında, çoğu zaman metafiziğe veya mistikliğe kaçmıştır.
“Gerçek” ilk bakışta sanatçılar ve filozoflar tarafından farklı tanımlanmış gibi görünmektedir. lar gerçeği kanıtlanabilir süreçler olarak, mutlak bir olgunun tam ve şaşmaz anlamı olarak tanımlamışlardır. Fakat felsefenin olgular hakkında ulaşmaya çalıştığı gerçeklik, şaşılacak biçimde bütün formüllere karşı koymaktadır ve böylece “olgu” anlatılamaz bir kavram olarak kalmaktadır. Dil, yaygın işleviyle yaşamımızda bildiğimiz, tanıdığımız şeyleri ifade etmeye yarar; fakat bilinmeyen olguların ifade edilmesinde gündelik veya bilimsel dil de bazen yetersiz kalır. İşte bu durumda biraz başarıya ulaşmış bir “sanat dili” devreye girerek olguların özelliklerini ve türlerini ifade etmeyi amaç edinir ve bunu başarır. İnsan yaşamındaki gerçeklik bazen yalnızca sanat ile ifade edilebilmektedir. Çünkü sanattaki dil, insanı farklı bir aleme çeker ve ona bilimsel yöntemlerle veya deneylerle kanıtlanamayacak kadar değerli bir yaşantı ürününü yaşanırmışçasına hissettirir, ifade eder. İşte bunu felsefenin formülleriyle, mantık ve sağduyu ile açıklamaya çalışmak boşunadır.
“Güzellik gerçektir, gerçek ise güzellik.” ifadesine varılacak bir ayrım da, sanat ile felsefenin “gerçek” anlayışına dayanmaktadır. Çoğu zaman sanatçı ile filozofun gerçeği aynı değildir. Sanatçı bir suyu, insanların duyularına hitap edecek söz ve ifadelerle betimlerken; filozof aynı suya baktığında deneysel çözümlemeler sonucunda ulaştığı mutlak gerçeği görecektir. Bu durumda filozofun ulaştığı suyun kimyasal bileşimindeki “H2O” tanımlaması, bir sanatçı için hiçbir şey ifade etmeyecek, sanattaki gerçekliği yansıtmada yetersiz ve önemsiz kalacaktır. Burada “sanat dili” yeniden karşımıza çıkmaktadır. Evrendeki bir varlığı veya olayı ifade etmede sanatçıların kullandığı dil, filozoflar tarafından çoğu kez belirsiz ve anlamsız olarak kabul edilmiştir. Çünkü sanat dili, bir laboratuar deneyinin sonuçlarını yansıtacak kadar bilimsel veya mutlak ifadelerden oluşmamakta; sanatçının duyusal heyecanını yansıtmaktadır. Fakat kabul edilmelidir ki sanatçının o dille ortaya koyduğu eser, filozofların çalışmalarından çok daha mutlak ve somuttur.
Felsefenin sanatı varlığın yalnızca “görünen yapısıyla” ilgilendiği için eleştirmesine karşın, sanatçı bilim veya felsefenin uğraştığı “soyutluğu” da içine alan derin bir uğraş içerisindedir. Somut nesne veya olaylardan hareket ettiği hâlde, bazen felsefenin de açıklayamayacağı gerçekliklere ulaşan sanat; belki de yaşamımızdaki bazı şeyleri açıklamada biricik araçtır. Ciddi bir ın içindeki kahramanlarla sürdürülen olay örgüsüne bakıldığında, aslında çok güzel bir sosyolojik çözümleme olduğu anlaşılacaktır. Bir ressamın çabası da yine bilimsel yöntemlerle ulaşılması gereken genelleme (sentez) ve çözümleme (analiz) yapmaya yeterli gelebilmektedir.
Felsefe ile çalışmaları temelde iki bakımdan iç içe girmektedir. Sanatçı, malzemesini alarak kendince bir şeyler yaratır, onları kurgular ve düzenler. Filozof da aynı şekilde yaşantı ürünlerini kendi yöntemleriyle çözümler, olguları sınıflandırır ve ilkelere ulaşır. Bu açıdan malzemesi, çalışma yöntemi ve ulaşmaya çalıştığı amaçlar her ne kadar birbirinden farklı gibi görünüyorsa da; sanat ile felsefe aslında iç içe geçmiş iki ayrı çabadan ibaret olarak kabul edilmelidir.